deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Kasım 2015 Pazar
LÜTFEN SAHNEYİ TERK EDİN ARTIK!
Komşumuz Suriye'de korkunç bir savaş oldu. Bu görünüşte bir iç savaştı, ama aslında en az üç devletin Suriye hükümetine gayrı resmi bir savaş açmasıydı.
Bu savaş henüz sona ermedi, ama kaybedenler belli oldu.Bunlardan biri de Türkiye idi.
Şimdi artık görünen o ki, kazanan Suriye hükümeti İran ve Rusyanın desteğiyle Suriye'de tam bir hakimiyet sağlamasa da, Kürtlere ayrıcalıklı bir statü vererek ülkenin tamamında kontrolü sağlayacak.
Türkiye bu gerçeği gördü,son bir umutla rus uçağını düşürüp Natonun desteğini arkasına almaya çalıştı.
Ama nasıl ki Rusyanın Kırım'ı ilhak etmesine karşı ambargo dışında Rusya'ya bir yaptırım uygulayamadıysa, burada da ambargoyu biraz daha artırmaktan başka bir şey yapamayacak.
Ambargo bırakalım Rusyanın geri çakilmesini, daha da saldırgan, daha da pervasız yapıyor.
Bu nedenle batı Rusya ile anlaşmaya çalışacak. Fakat öyle görünüyor ki, Esat rejiminin güçlenmesi ve Rusya'nın Suriye'de etkisinin azaltılmasını önlemek bu saatten sonra mümkün değil.
Türkiye ve ittifak yaptığı ülkeler kaybettiler. Yenildiler, çünkü Arap baharı ile müslüman kardeşler çizgisini ortadoğuda iktidara taşıyarak Sünni islam dünyasının lideri olma rüyaları görülüyordu. Müslüman Kardeşler çizgisi her yerde olduğu gibi Suriye'de de yenilgiye uğradı. Çünkü müslüman kardeşler, arkasında olan Türkiye ve Suudi Arabistan gibi devletlerin çıkarlarının değil, el kaidenin etkisi altına girmeye eğilimli bir yapısı vardı. Nitekim Suriye'de müslüman kardeşler el kaide kökenli Işid ve El Nusra gibi örgütlerin içinde eriyip yok oldular.
Türkiye hala Müslüman kardeşler ayaktaymış gibi, özgür Suriye ordusu gibi bir şey hala muhalefetin bel kemiğiymiş gibi davranıyor, fakat dünyaya bunu yutturamıyor.
Türkiye yenilgiye uğradı. Türkiye'deki iktidarın ortadoğu ve arap dünyası üzerine boş hayal ve fantezileri yenilgiye uğradı. Yeni osmanlı saplantısı, liderlik ve halifelik sevdaları yenilgiye uğradı.
Türkiye yurtta sulh cihanda sulh ilkesini terk etmiş olmanın bedelini ödüyor şimdi. Kimsenin bu ülkeye daha fazla bedel ödetmeye hakkı yok. Yenilenler tehlikeli savaş oyunlarını bırakıp bu ülkeye daha çok zarar vermekten vazgeçmeliler artık. Oyun bitti. Lütfen sahneyi terk edin artık!
Etiketler:
angajman kuralları,
deneme,
dostluk,
kazananlar ve kaybedenler,
kriz,
Rusya,
savaş
9 Ocak 2011 Pazar
KAVANOZ İÇİNDEKİ TURUNCU BALIK

Üç yaşındaki oğlum dün bir ara bayağı mutsuz hisediyordu kendini.Nedeni ise,her geçen gün ne kadar tuhaf olduğunu keşfettiğimiz kapı komşumuz,aynı yaşta oğlunu Bizimkiyle oynasın diye bırakması,yarım saat sonra da oğlumun bağırış çağırışlarına aldırmadan alıp götürmesiydi...Bu kadın gerçekten tuhaftı.Çocuğunu oynasınlar diye mi göndermişti yoksa hapishaneye ziyarete mi göndermişti,anlamakta güçlük çekiyorduk.Ana okulunda aynı sınıfta idiler,birbirlerini özlemiş olsalar da çocuklar kavga gürültü yapmadan ne güzel oynuyorlardı.Her zaman yaptığı şeyi yaptı,saatini milim şaşırmadan çocuğu aldı götürdü.Hep aynı şeyi yapıp oyunlarını bozuyordu.Bu kadarına da yeter artık edim,bağırdım çağırdım.Eşime"bir daha göndermesin" dedim.Her seferinde aynı şeyi yapıp çocuğu mutsuz etmesine artık katlanmamasını öğütledim.
Berk'in(oğlumun) mutsuzluğu geçsin diye çarşıya çıkardık onu.Yorgundu,uyuya kaldı.Akvaryum balıkçısına girdik.Bir kavanozla bir balık alırsak buna çok sevineceğini söylüyordu eşim."Alalım öyle ise" dedim.Yüzlerce küçük balığın arasından turuncu renkli olanını seçtik.Böyle bir kavanozun içinde balık beslemek zor değil.Ama orada mutlu olacacağına inanmıyorum bu küçük yaratığın.Yaşadığı yerin daracık olması sıkıntı yaratıyordur muhtemelen.Ama daha da kötüsü kendini güvende hissetmiyor.Gürültü,patırtı ve sarsıntılardan çok tedirgin olup panik yapıyor,saklanmaya çalışıyor.Bana henüz güvenmediği belli.Saklanmaya çalışıyor ben yaklaşınca.Bunun adı hayvan sevgisi mi?Niye onları esaret altıda tutuyoruz,doğalarına hiç de uygun olmayan yerlerde yaşamaya zorluyoruz öyleyse?Sevgi empati duygusu olmadan var olamıyorsa onların o daracık yerdeki sıkıntıları neden geçmiyor bize?Hiç değilse bir tane daha satın alayım,eşi olsun,o zaman kendini daha az yalnız hisseder diye düşünüyorum,ama bu şekilde bir varlığı daha esaret altına almış olmayacak mıyım?"Hayvanlar bizim gibi değildir,bizim kadar sıkılmazlar..." ya da "ben almasam başkası alacak"gibi düşünceler geçiyor kafamdan.Bahane çok nasıl olsa!...
Neden tabiatı yalnızca insan ve eşyalardan ibaretmiş gibi görüyoruz?Onların da bizim gibi varlıklar olduklarını,onların da sıkılıp mutsuz olduklarını,onların da esaret ve kölelikten bizim kadar nefret ettiklerini kabul etmek işimize gelmiyor olabilir..Ama daha derin bir nedeni de olabilir bunun..Biz farkında olmadan köleleşmişiz.Hayatın monotonluğunu,bizi köleleştiren kuralları,yaşam dünyalarımızın en öznel alanlarına kadar sızmış iktidar ilişkilerinin kastre edici gücünü kanıksamışız,bunları doğal saymaya başlamışız.Belki de bu nedenle hayvanların özgürlüklerinin ne denli önemli olduğunu tehayyül edemez olmuşuz.Sorun işte dönüp dolaşıp insan nedir noktasında düğümleniyor.
Hayvanlarla kurabileceğimiz en anlamlı ilişkinin,onları evcilleştirmekten değil,onları kendi doğal ortamlarına ait varlıklar olduklarını kabul etmekten geçtiğini anlayabilirsek,onları ancak kendi doğal ortamlarında sevebilmeyi başarabilirsek,kendi özgürlüğümüze ve doğamıza giden kilitleri açabiliriz belki.Bu da şimdilik,her şeyi ekonomik değerine göre işlevselleştiren bugünkü iktisadi ve toplumsal düzende pek öyle kolay görünmüyor...
Etiketler:
deneme,
doğanın yıkımı,
hayvan,
insan doğası,
özgürlük,
uygarlık
26 Temmuz 2010 Pazartesi
YENİ BİR HAYAT MÜMKÜN MÜ?

Unutamadığınız,defalarca izlediğiniz halde yeniden izlemek isteyeceğiniz filmler mutlaka vardır.Benim de bu tür favori filmlerimden biri "Yeni Hayat / Cast Away.Çağdaş bir "Robenson Crouse" hikayesi anlatılır filmde.Tom Hanks'ın canlandırdığı esas oğlan Chuck Noland,büyük bir Amerikan şirketinde çalışan,dünyanın her yerine sürekli iş uçuşları yapan,iş ve özel yaşamını santimi santimine planlayan,bilgisayar başından ayrılmayan bir "yankee".Bu adam birgün bir uçak kazasından,sanki sağ kalmasını isteyen ilahi gücün bahşettiği büyük şans sayesinde sağ salim kurtuluyor,ama düştüğü yer Fiji yakınlarında uygarlık namına hiç birşeyin olmadığı,insansız bir ıssız ada...Heyecanlı bir robenson hikayesi izleyeceğimizi sanırken,adamımızın tarifi zor trajedisine tanık oluyoruz film boyunca.Öyle bir hüzün kaplıyor ki insanın ruhunu,film bittikten sonra da bu hüznün etkisi, bir hayalet gibi geliyor...Bir ıssız adada yaşamanın ne denli çetin,ne denli ürkütücü olabileceği fikri üzerine inşa ediyor film hikayesini...Robenson'un kahramanca ıssız ada serüveninin imkansız bir fantezi olduğunu çabucak kavramanızı sağlıyor film.Bu noktadan sonra ıssız ada,bugünkü tüketim kültürü ile sürekli örtbas edilmeye çalışılan modern insanın bütün zavallı yönlerinin bir aynası olup çıkıyor.Öyle ki,filmin başlarında o züppe hali nedeniyle özdeşim kurmakta zorlanacağınız esas oğlan ile kendi öykünüz anlatılıyormuş gibi bir özdeşim kuruyorsunuz...
Sığındığı mağaranın korkunçluğu ve tekinsizliği,değme gerilim filmlerinde eşine rastlanabilecek bir gerilim atmosferine sokuyor sizi...Bir hindistan cevizini delip içindeki sütün içilmesinin doğa şartlarında ne denli zor olduğu,sizin yaşadığınız büyük bir zorluk oluveriyor.Wilson adını verdiği futbol topu ile kurduğu "dosluk", tüketim kültüründe insan eşya ilişkisinin trajikomik bir simgesine dönüşüveriyor...Kahramanın en büyük zaferi,günlerce ağaçları birbirine sürterek ateş yakmayı başarması bile bir sonraki sahnede acınası birşey olup çıkıyor:Adamımız ateş yakmaya muvaffak olmasını zafer çığlıkları ile kutluyor,ama bir sonraki sahnede bakıyorsunuz,aradan yıllar geçmiş,upuzun saçları ve sakalları ile tam bir münzeviye dönüşmüş adamımız,denizde tuttuğu küçük balıkları çiğ çiğ yiyor..İnsanlık tarihinin dönüm noktası ateş,o kutsal varlık da fazlaca işine yaramamaktadır orada!...
Oysa Robenson,kendi ıssız adasında adeta uygarlık tarihini yeniden kuruyordu kaldığı süre boyunca.Fakat Robenson'un derdi de aslında bir ıssız ada fantezisi anlatma derdinden farklıydı.İncildeki Yunus Peygamberin öyküsünü uyarlamıştı Robenson'da Daniel Defoe..Muhterisliği yüzünden Tanrı tarafından cezalandırılıp,çalışmanın ve şükretmenin erdemleri sayesinde Tanrı tarafından eğitildiği Yunus Peygamberin hikayesini...Bunu yaparken,çalışmanın en büyük erdem sayıldığı prüten ahlak yüceltiliyor ve bu ahlak, doğa üzerinde insanın kazandığı bir zafere dönüştürülüyordu.Ya "Cast Away" da anlatılan Chuck'un hikayesi..Orada anlatılan aslında düpedüz Robenson'un hikayesidir.Yarattığı sözde uygarlık ile tüketim nesneleri nesneleri ile gizlenmeye çalışılan Robensonm'un günümüzdeki o zavallı,paramparça olmuş,yalnızlığa,kırılganlığa ve bir çeşit münzeviliğe itilmiş içler acısı hikayesi...Onun düştüğü durum, aslında bizim düştüğümüz sefil durum..Yalanlar ve safsatalardan oluşmuş sis tabakasının aralanıp içindeki trajik gerçeğimizin gösterildiği bir hikaye "Yeni Hayat".Bu denli güçlü ve etkileyici olmasının nedeni bunlar,yanılmıyorsam...
25 Temmuz 2010 Pazar
AYLAKLIK ÜZERİNE...

Yıllık iznimi kullanmak için bazı planlarım vardı,ama o planlar bir şekilde yatınca,ben de "yattım!"Aylaklık ediyorum bol,bol...hiç birşey yapmadan,daha doğrusu webi saymazsak insanların içine pek çıkmadan geçiriyorum "tatilimi"..İnsanların dünyasına küsüp dağların kuytuluklarına,mağaraların gizliliğine sığınmış bir münzevi gibi...Bazen kendimi bu denli tembelliğe vurduğum için kızıyorum,ama kimbilir belki de şu an için ihtiyacım olan asıl şey budur..
Bazı insanlar,sürekli insanlarla etle tırnak gibi içiçe yaşamanın sürekli düşünü kurup dursalar da,münzevi yaradılışlıdır onlar,benim gibi..Onları kuytu bir köşede belli belirsizfısıldayan evrenin uğultusu kendine çeker..Kitap okuyanı,çok derin sorunlarla ilgileneni çoktur,ama çoğunlukla tembellik ruhlarına baskın gelip sindirir onları...Varolmak için sürekli yeni şeyler öğrenmek,üretmek,kabuk değiştiren bir yengeç gibi kendilerini yenilemek hoş gelse de kulaklarına,binlerce yıl ömür süreceklermiş gibi bir tembelliğe vurmak daha çekicidir onlar için...
Neden öyle olmasın ki?Yaşam bir takım zorunluluklar dayastıyor,toplum her insana beraber yaşamanın bedeli bir şekilde ödetiyor,görev ve sorumluluklara göre bir yaşama çizgisi tutturmak insan hayatını boydan boya kaplarken,ne zaman kendisi için varolmak adına bir şeyler yapmaya kalksa kişi,hayat sanki söz birliği etmiş gibi dönüvermiyor mu sırtını?..Tembellik aslında kendisi için varolduğu bir hayatı sürememenin itirafıdır.Kendisine ait olmadığını düşündüğü bir zamanı,ekonominin bütün gereklerine inat bir şekilde sarf ederek bir şekilde intikam alır tembel insan...Hayatın sürekli plan yaparak maksimize edilebileceği gerçeğine meydan okumak,kısıtlı ve baskı altında tutulan bir hayata kafa tutmaktır...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)