iz bırakanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iz bırakanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2011 Salı

Hazreti İsa'nın çilesi!..



İsa'nın Çilesi adlı filmi izleyeniniz var mı?Ünlü oyuncu Mel Gibson'ın yönettiği bu film,özellikle şiddet dolu sahneleri sayesinde Hristiyan ülkelerinde çok büyük ilgi toplayıp tartışma konusu olurken, ülkemiz seyircisinin de belli düzeyde ilgisine mazhar olmuştu.Mel Gibson,İSanın son saatlerini anlattığı filmindeki aşırı şiddet sahnelerini İncil'de anlatılanlara uygun olduğu gerekçesi ile savunuyordu.Filmine tepki gösterenler, hristiyan kitleden daha çok,yahudi lobisi ve onun desteklediği çevrelerdi.Yahudiler,filmde barbar bir cemaat gibi görünüyordu.Mel Gibson yapılan eleştirilere karşı,asla Yahudileri kötüleme gibi bir amacının olmadığını,en önemli derdinin İncildeki hikayeyi aslına uygun olarak anlatmak olduğunu söylese de,hedef haline getirileceğini biliyordu besbelli.Oyuncu Jim Javiezel'i,bu rol nedeniyle lanetlenebileceği konusunda uyarmıştı bu yüzden.Fakat Jim Javiezel yine de bu rolde oynamak istemişti...

Şu sıralar Jim Javiezel,İsa rolünün kendisi için lanetli bir rol olduğunu,bu rolü canladırmış olması nedeniyle kimsenin kendine iş vermek istemediğini söylüyormuş.İşte batıdaki Yahudi lobisinin gücü!..Kendi soylarının barbar ya da katliamcı olarak göründüğü hiçbir resme dayanamıyorlar.Soykırım mağduru rolüne o denli alışmışlar ki,hikayenin 2000 yıl öncesine ait mitolojik bir metinden alınmasını bile hoşgörü ile karşılayamıyorlar.Oysa Dünyanın gerçek sahnesinde mitik değil hakiki bir trajedi yaşanıyor onlarca yıldır.Gasp ettikleri filistin topraklarını yahudi yerleşimlerine açıyor,bu halkın üzerine akıl almadık terör,yıldırma ve zalimlik karabasanı gibi çöküyorlar.Mel Gibson tutucu bir katolik.Yahudileri bugünkü zalimlikleri nedeniyle değil,Hristiyanlık adına suçlamış olmalıdır ve büyük ihtimalle Filistinde olup bitenlerle pek de alakadar değildir...Fakat istemeyerek de olsa,siyonizmin bu günkü zalimlilerini yüzlerine vurmuş olmalı ki,Yahudi lobisi bu denli tırsmış hem ondan,hem de bu rolü daha önemli roller için tramplen olarak kullanmayı hayal etmiş olan oyuncu Jim Javiezel'den...

Haberin kaynağı :tıklayınız

17 Ocak 2011 Pazartesi

19 OCAKTA NE OLMUŞTU?



4 yıldır adaleti, vicdani, hukuku arıyoruz.Bulamıyoruz.
4 yıldır yargıyı, hükümeti, meclisi arıyoruz.Bulamıyoruz.
4 yıldır, sokak ortasında arkadaşımızı katledenlerin
arkasındaki güçlerden söz ediyoruz, laf dinletemiyoruz.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi devleti mahküm etti, "ucuz atlattık" diye sevindiler.
İnsanlık hakkımızı kullandık, adalet istedik,çocuk dediler.
Çocuk gitsin, ağabeyleri gelsin dedik, umursamadılar.
Vatandaşlık hakkımızı kullandık, sorular sorduk, cevap vermek yerine dalga geçtiler.
Hrant Dinki aramızdan almalarının 4. yılında
bir kez daha omuz omuza vermek için,
ailesi, dostları ve bütün sevenleriyle birlikte
onu anmak icin 19 Ocak'ta, saat 3'te,
Hrant'ın vurulduğu yerde buluşuyoruz.
Bebekten katil yaratan karanlığa ışık tutmayanlar
o karanlığı istiyor demektir.
O karanlığı hep birlikte ortadan kaldıralım.
FAŞİZME GEÇİT YOK !

Emre Baturay ALTINOK

6 Ocak 2011 Perşembe

Yaşamına kendi isteği ile son vererek 2002 yılında aramızdan ayrılan Sevgili Dostum Zafer ekin Karabay için...



sesini tenime gizliyor bir karanlık, uyuyorum.
bulduğum ilk mitolojide kaybediyorum tanrıyı.
rüyalarımdan mahno'yu sorumlu tutup
paris'te veremden öldürüyorum gerçekleri.
babam ajans haberlerinde kendisinin ölümünü
dinliyor ve bana gelmeden önce eurydic'i
üçüncü kez kaybediyor orpheus

uyanıyorum, sevgilimin gözlerinde
ancak bir kadının çekebileceği kadar acı.
durgunluk ve sokaktaki susku. yüzüme elektrik
faturaları çarpıyor, kimlik kartım ve sınavlarım.
çatılarda kuşların her zamanki konukluğu.
ansızın dönüyorum odama, odamda uçları eprimiş
bir halı ve acıları genç werther'in
ZAFER EKİN KARABAY(1975-2002)

Genç werther'in acılarından bahsediyor şiirinde Zafer...Ama ben tanıyordum onu,biliyorum aşk acları değil bunlar;Onun asıl ilgisini çeken Werther'in intihar etmesi hikayenin sonunda...Şiirleri bu temanın etrafında dönüp dolaşıyor,bir kelebeğin ışığın etrafında dönüp durması gibi..Ölüm ile ışık benzetmesi çok yadırgatıcı,ama zafer ölümü ışığı sever gibi seviyordu.Bu şiirleri tekrar ederken ürperiyorum ve sanki yakında olacak şeyin farkına varmışım ve sanki uyaracağım onu böyle birşey olmaması için...Peki onun ölümde bulduğu ışıktan daha üstün neyimiz vardı?vardı aslında..Ona yetmeyecek kadar olsa da herkeste,onun ölümde bulduğundan daha değerli bir ışık vardı...Herkes bir parça götürseydi o ışıktan ,kurtulurdu belki...Ama bizim gibi kurtarılmayı bekleyenlerin ona kurtuluş götürmesi mümkün müydü?Ya eceliyle ölene kadar hayatta kalmayı başarabilmek bir kurtuluş mu?İşte Zafer bizi böyle karanlık suallerle baş başa bırakıp gitti...

4 Ocak 2011 Salı

Bir Büyük Sanatçı olmanın bile ötesindeki Yılmaz Güney



Bir büyük sinemacı,hatta dünya çapında bir deha idi Yılmaz Güney..."Yol" gibi yalnız Türk değil dünya sinemasının da en önemli filmlerinden birine imza atmıştı.Ama Güney'de bir dehadan,bir üstün yetenekten de çok daha fazla bir şey vardı:O filmlerinde anlattığı törelerin,yoksulluğun,adaletsiz dünyanın kurbanı gerçek insanlar için canını verecek bir adamdı.(İnanmayan varsa Yeni Harman'ın son sayısında Tuncel Kurtiz'in anlattıklarını okusun!)Yaşalandıkça gerçekten hayran olduğum insan sayısı azalıyor.Yılmaz Güney ise tam tersi:İçimde büyüyor...

2 Ekim 2010 Cumartesi

25 YIL SONRA YENİDEN DOLAŞIMA GİREN BİR ÖYKÜ



Bir zamanlar bir mizah öyküsü okumuştum Gırgır’da,Oğuz Arallı yıllarda..Ne gülmüş,ne gülmüştüm!...Amatör bir yazar tarafından yazılmıştı.Askerlikte dayak atılması meselesini gündeme getiriyordu.Genç bir adam askere gidiyor.Bu genç adamın sivil yaşamındaki muzip bir arkadaşı,ona mektup yazıyor.Başını oldukça derde sokan bir mektup.Sanki genç adam o arkadaşına askerlikteki koşulladan,çavuşundan,yediği dayaklardan dert yanıyormuş gibi..Eh askerlerin eline geçmeden bu mektuplar rütbeliler tarafından okunduğu için,bir ton sopa yiyor çavuşundan.Sonra bu genç arkadaşına mektup yazıyor,bu tür mektuplar göndermemesini istiyor,onun yüzünden çavuştan dayak yediğini anlatıyor.Fakat arkadaşı çavuşa ve rütbelilere sövüp sayıyormuş gibi bir cevap yazıyor,genç askerin başı daha da büyük bir derde giriyor.Yeniden mektup yazıyor,sövüyor sayıyor,bunu yapmaması için yalvar yakar oluyor.Nafile..Yine başını fena halde derde sokacak bir mektup daha geliyor.Fena dayak yiyip revire düşen genç adam,arkadaşından intikam almak için firar ediyor…İşte bu son derece komik öyküyü birileri unutmamış benim gibi,yeni versiyonunu yazıp internette dolaşıma sokmuşlar..Eh gerçekten iyi yapılmış şeyler unutulmuyor işte,bir şekilde aktarılıyor kuşaktan kuşağa..Bu arada bu hikayenin,Ordunun Ergenekon soruşturması nedeniyle bir hayli prestij kaybı yaşadığı bu günlerde gündeme gelmesinin tesadüf olup olmayacağını da düşünmeden edemedim.Keşke bu,toplumda bundan sonra esecek antimilitarist reform rüzgarlarının bir habercisi olsa…Nerede?